Kürtler ve duyguların değiştirdiği yön

“`html

Kürtler, Duygular ve Siyaset: 2014-2023 Arası Dönüşüm

2014-2015 döneminde Kürtler, özellikle kadın savaşçılar aracılığıyla küresel kamuoyunun ahlaki anlatılarının merkezine çekildi. IŞİD’e karşı verilen mücadele, Batı açısından “meşru savaş” olarak değerlendirildi ve Kürt savaşçıları sekülerlik, feminizm ve özverinin bedensel temsilcileri haline geldi. Medyada ve entelektüel dünyada yayılan hayranlık, minnettarlık ve gurur gibi duygular, Sara Ahmed’in tanımlarıyla, koşullu duygusal yatırımlar olarak karşımıza çıktı. Kürtler beğenildi; ancak bu beğeni, “bağlanma”, sorumluluk ve kalıcılık gibi unsurlara dönüşmedi.

Günümüzde, aynı aktörlerin ve aynı mücadele biçimlerinin özellikle Batı basınında hedef gösterilmesi, yeni bir bilgi ediniminden ziyade duyguların siyasi bir hizalanma üretmesiyle ilgilidir. Ahmed’in de belirttiği gibi, duygular tarafsız değildir; iktidar ile birlikte yön değiştirirler. Hayranlığın geri çekilmesi durumunda geriye kalan, sadece boşluk değil; rahatsızlık, mesafe ve suçlama olmaktadır.

Almanya merkezli Der Spiegel, 20 Ocak’ta yayımladığı “Suriye’deki en güçlü Kürt birliği nasıl bir oyun oynuyor?” başlıklı yazısında, Suriye’nin tekrar bir iç savaşın eşiğine geldiğini ve ülkenin kuzeydoğusundaki SDG’nin hakimiyetini sürdürmek için tüm imkânlarını seferber ettiğini dile getirdi. Tehdidin henüz aşılamadığını vurgulayarak, YPJ’li kadınların 2015’ten bu yana hikâyelerine sıkça yer verdi. Örneğin, 2015’teki bir yazıda kadın savaşçıların Kobanî savunmasındaki etkisi ayrıntılı bir şekilde ele alınmış ve Batıda bu hareketin sembolik ve ilham verici yönü ön plana çıkarılmıştı.

Birleşik Krallık merkezli Middle East Eye ise 25 Ocak’ta SDG’yi tartışmalı bir grup olarak nitelendirip, “PKK’nin Suriye kolu olarak değerlendiriliyor ve uzun süredir ABD ile İsrail’in Suriye’deki çıkarları doğrultusunda, özellikle petrol zengini kuzeydoğu bölgelerini kontrol ediyor

6 Ocak’tan bu yana süregelen saldırılardan sonra, Kürtleri veya SDG’yi suçlamak, daha önceki ahlaki bağların yarattığı sorumluluğu yok etmek için en etkili yol haline geldi. Bu noktada “duygusal ekonomi” kavramı kendini gösteriyor: Duygular, yükümlülükleri dağıtmak veya iptal etmek adına kullanılıyor. Sessizlik ve mesafe dili, tarafsızlık değil, var olan yükümlülüklerin yok edilmesine hizmet eden bir dil olarak öne çıkıyor.

Yapışan Duygular ve Politika

Okuduğum, duyduğum ve gördüğüm şeylerden hareketle, Kürtler açısından bu dönüşüm yalnızca bir siyasi kayıp değil, aynı zamanda derin bir duygusal yeniden konumlanma anlamına geliyor. Burada üretilen duygu basit bir hayal kırıklığı olmaktan öte; dünyanın işleyiş biçimine dair sert bir bilgi içermekte. Tanınmak, ardından gelen geri çekilmeyi derinleştiriyor. Bir kişinin varlığından haberdar olmamak ya da uzaktan tanısam da sadece “merhaba” demek, onu yaralamazken, tanımadığım ya da iyi bir ilişki kurmadığım izlenimi vermek, ona olumlu duygularımı silah olarak kullanmasını oldukça zorlaştırıyor. Bugün dünya, Kürtlerin dostları dışında kalan alanlarda tam olarak bunu yapıyor: Kürtleri görmemeyi değil, onlara yönelik bakışını değiştirmeyi tercih ediyor; onlarla kurulan duygusal bağı geri çekmek adına olumlu izlenimlerin bir kısmını silmeye çalışıyor.

Bu duyguların siyasete yansıma biçimine, Türkiye siyasetinde nadiren tanık olduğumuz bir şekilde, Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan son derece net bir biçimde değindi:

Günlerdir sınır bölgelerindeyim. Kürtlerin gözlerinde daha önce hiç karşılaşmadığım derin kırılmalar gördüm. Bunun en basit ama en derin nedeni şu: Bir halkın yüzlerine açıkça haksızlık yapılması, haysiyetlerini zedeleyecek davranışlar sergilenmesi, siyasetin ötesinde bir meseledir. O ince eşik siyasete kurban edilirken, tarih boyunca bu tür bir davranış ters tepti. Bu durumu iyi okumak gerekir. İktidarın bu ikili politikaları Kürtler tarafından yalnızca siyasette değil, hayatlarının her yönünde hissediliyor. Ekranlarda katliam çağrılarına varan rahatlık, halka ve temsilcilerine yönelik hakaretler, absürt zafer naraları, had bildirip parmak sallayanlar… ‘Kadim Kürt kardeşim’ dediklerinize dair yaşanan kırılmaları görmeyenlere sesleniyorum: Bu bir sitem ya da eleştiri değil; bir halkın vicdanında büyüyen tarihsel bir kırılmadır. Kırılma derinlerde ve görmezden gelindikçe sessizce ve öfkeyle büyüyen bir durumdur.

Ancak olan biteni sadece “duyguların kültürel politikası” ile açıklamak yetersiz kalır. Kürtler, Suriye’deki IŞİD mücadelesinde vazgeçilmez bir “yerel güç” olarak önemli bir işlev gördü. Bu bağlamda medyada yayılan hayranlık, yalnızca duygusal bir yatırım değil, aynı zamanda biyopolitik bir rol üstlendi. Bugün, daha önce olumlu bir biçimde temsil edilen bu figürlerin, Batı medyasında kolayca hedef haline gelmesi, Kürtlerin politik çizgilerinde ani bir sapmadan değil, imparatorluğun ihtiyaçlarının değişmesinden kaynaklanıyor. Hardt ve Negri’nin vurguladığı üzere, imparatorluk sadakat değil, uyumluluk ve itaat talep ediyor. Uyumluluk bozulduğunda, yani maliyetler yükseldiğinde, bir zamanlar alkışlanan bireyler “istikrarsızlaştırıcı” olarak damgalanabiliyor. Burada suçlama, mevcut düzenin kendini temize çekme mekanizmasına dönüşüyor. Suriye’de, Ortadoğu’da ya da küresel sistemde yaşanılan her kırılma, Kürtlerin “fazla özerk” veya “çok iddialı” olmaları ile açıklanıyor. Böylelikle, sistemin yapısal çelişkileri bir halkın sırtına yükleniyor. “Yönetilebilir kaos” kavramı burada devreye giriyor.

Kürtler, imparatorluk içinde fakat onun dışında bir konumda tarihin sayfalarında yer alıyor: Yeterince varlık gösteren ama asla tam anlamıyla özne olamayan bir konumda. Kendi kaderini tayin etme aşamasına yaklaşmaya başladıklarında, imparatorluk açısından fazla bir yük haline geliyorlar. Alkışın yerini suçlamanın alması, bu sınırların ihlal edilmesini “cezalandırmak” anlamına geliyor.

Tarih, en umutsuz anlarda bile ufukta bir umut ışığı barındıran olasılıkların olduğunu tekrar tekrar gösterdi. Kürtler için bu olasılık, öz varlık mücadelesinin kendisidir. Farklı dört ülkede yaşayan Kürtlerin sınırları aşarak kurmaya çalıştığı ilişkiler de bu yaşam sürdürücü formun güncel tezahürlerinden biridir. Farklı dünya meydanlarında taşınan “2+2=1” pankartları veya Ronahî TV ve Rûdaw mikrofonlarının yan yana duruşuyla görünür hale gelen bu bağ, geleneksel ulus-devlet mantığının ötesine geçmektedir. Vurgulanan, merkezi ve hiyerarşik bir birliktelikten ziyade; yatay, dağınık ve ilişkisel bir politik öznelik biçimidir. Sosyal medyada sürekli olarak yeniden inşa edilen Kürt ulusal marşları, direniş ezgileri ve ortak hafıza imgeleri ile oluşturulan bu ağ, imparatorluğun kolayca soğuramayacağı, temsil edemeyeceği bir form taşıyor. Kürtlerin, dünyanın dört bir yanındaki enternasyonalist dostları da bu ağı yalnızca izlemekle kalmayıp, onu çoğaltan bir yapı olarak ortaya çıkmaktadır.

Sonuç olarak, duygular yeniden yerine oturacak; keder ve öfke, potansiyel bir politik güce dönüşecektir. Alkışın sona erdiği ve suçlamaların havada uçuştuğu yerde geriye kalan, imparatorluğun onayını aramayan bir varoluş ısrarıdır. Parçalı ve kırılgan; ancak tam da bu yüzden yönetilmesi oldukça zor bir durum. Belki de bugün Kürtlerin asıl “suçu” budur. Suç olarak görülen bu durum, belki de tam burada bir olanak doğurur: Tarihin dışına itilerek kendi zamanını inşa etme fırsatı.

Kaynaklar:

  • Der Spiegel, Kurdinnen in Syrien: Frauen an der Front gegen den ISFotoğraf Serisi
  • Middle East Eye, Kurdish fight for women’s rights faces challenges inSyria
  • Middle East Eye,X paylaşımı
  • Der Spiegel, Welches Spiel die mächtigste Kurden-Miliz inSyrien
  • Medyascope, Tuncer Bakırhan Medyascope’a Yazdı: Kırılma Giderek Büyüyor,25 Ocak 2026
  • Sara Ahmed, Duyguların Kültürel Politikası, Sel Yayıncılık, İstanbul, 2019.
  • Antonio Negri & Michael Hardt, İmparatorluk, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2023.

“`